Paris’te Dağ Gibi Bir Adam …

0
1029

Paris’te Dağ Gibi Bir Adam …

Filiz Nurullah, asıl adı Ali Nurullah Hasan, Türk güreşçisi 2,18 metre boyu ve 175 kilo ağırlığı nedeniyle Filiz lakabıyla anılıyordu.

Çays, Filiz Nurullah ile karşılaşmadan önce kendini çok iri yarı bir adam sanırdı. Fakat Nurullah pehlivanla güreş tuttuğu zaman onun karşısında çocuk gibi kalmıştı.

Bugünkü teknik menajerlerin piri Filiz ağa çok girgin, zeki ve becerikli bir pehlivandı. Filiz Nurullah’ın filiz oluşu yalnız isminde kalıyordu.

Trokadero’daki otelin sahibi dehşet içindeydi.
“Olmaz !… Bu adamlar Paris’teki hiçbir karyolaya sığmazlar… Şu gövdeye bakın bir kere… Ben bunu nereye yatırırım…”

Otelci böyle söyleyerek Kurtdereli’nin yanında duran öteki adamı işaret ediyordu. Onunda üstünde Paris’te ve Londra’da bütün Türk pehlivanlarının giyindiği lacivert potur vardı.

Zaten siyah kordonlu potur, o yıllarda Avrupa ve Amerika’ya giden Türk pehlivanlarının adeta üniforması gibi olmuştu. Roma’da bu kıyafete “A La Turca” diyorlardı. Alaturka, alafranga bir moda haline gelmek üzereydi.

Otele gelen Türk kafilesinin üzerinde de bu kıyafet vardı. Otelcinin hayretle etrafındakilere gösterdiği zat Türk güreş tarihinin en iri adamı Filiz Nurullah pehlivandı.

Bu pehlivanın ismi ile cismi arasında ancak bu derece büyük bir tezat olabilirdi. Koca Yusuf onun yanında filiz gibi kalıyordu. İşte o gün Trokadero otelinin müşterisi böyle insandı.

Yanında duran Kara Osman pehlivana adeta tepeden bakıyordu. Fakat Kurtdereli’de en az onun kadar olmasa da cüssesi ile dikkat çekmekteydi.

Otel sahibi onlara “Sizin için hususi karyolalar ısmarladık. Ama daha gelmedi… Bu gece ne yapacağız ?…” diyordu.

Senelerce sonra Kurtdereli Mehmet pehlivan o gece ne yaptıklarını şöyle anlatıyordu :
“Paris’e inince Filiz ile bana uygun karyola bulunamamıştı. Fabrikaya bize mahsus yataklar ısmarlanmıştı. Fakat bu karyolalar gelinceye kadar üç gün yer yataklarında yattık.

Her gün fotoğrafçı, gazeteci, prens, kont, erkek-kadın yüzlerce meraklı kişi bizi ziyarete geliyordu. Hemen her gün muhtelif gazetelerde fotoğraflarımız çıkardı.

İtalyan menajerler akşam üstleri bizi piyasaya çıkarırdı. Halk bizi görebilmek için adeta birbirini çiğnerdi.

Yanlışlıkla veya şakayla yahut bir düşmanlık sebebiyeti ile bize domuz eti yedirirler endişesiyle Filiz Nurullah lokantada nöbet tutardı. Çünkü bir arkadaş : “Bunlar tuhaf insanlar… Domuz eti yemesek bile kalkarlar yemeğe domuz yağı koyarlar…” demişti. İşte telaşımız bundan ileri gelmekteydi…”

Paris halkı içinde pehlivanlarımıza en çok hayret eden insanların başında kunduracı esnafı geliyordu. Çünkü koca Paris’te ne Filiz Nurullah’ın nede Kurtdereli’nin ayağına uyacak kundura bulunamamıştı. Aynı olay İstanbul’da da yaşanmıştı…

Filiz, Kurtdereli, Kara Osman, Adalı Halilpehlivanlar Paris sokaklarında hep birlikte dolaşırlardı.

Filiz Nurullah her vakit kafile başkanı rolündeydi. Arkadaşları onu sevip saymakta “Filiz Ağa” hitapları ile etrafında dolaşırlardı.
Öncelikle yaş olarak hepsinden biraz büyüktü. Sonrası tekniği kuvvetli idi. Bütün güreşçileri Filiz Ağa çalıştırıyordu. Çok zeki, fevkalade şakacı, gayet girgin ve becerikli bir adamdı. Bütün kafileyi İtalyan menajer ile birlikte idare ederlerdi.

Filiz Ağa çatpat da olsa Fransızca’dan anlardı. Kendi tabiriyle kontratolar yapılırken gözünü dört açıyordu. Arkadaşları için öyle reklam yapmasını bilirdi ki, bugünün Amerikan boks organizatörleri yanında halt ederdi.

Bir defasında Adalı Halil ile Kurtdereli’yi kardeş ilan etmişti. Güreşçiler için iki meşhur pehlivanı ortaya çıkarır kendisi de dağ gibi vücudu ile aralarına girer ve etrafa şöyle meydan okurdu :
“İşte Kurtdereli Mehmet pehlivan ! İşte Adalı Halil …

Bunların ikisi de kardeştir. Türk güreş adetlerine göre kardeş kardeşle güreş tutmaz… Var mı bu arslanların arasına karşısına çıkıp onlarla güreşecek babayiğit !”

Kim buna cesaret eder ?… Bu suretle Adalı Halil ile Kurtdereli birçok güreşlerin ödüllerini sırtlarından elbiselerini çıkarmadan aralarında paylaşmışlardır. Filiz ağa bu gibi meydan okumalarda çok usta idi.

1906’da Amerika’ya gitmiş ve Koca Yusuf’un şöhretini tazelemişti. Amerikan organizatörleri mal bulmuş mağribi gibi bu koca Türk’ün eteğine yapışmışlardı. Onu şehir şehir gezdirdiler. Pasifik kıyılarına kadar gitmediği ve güreşmediği şehir kalmamıştı. Özellikle New York, Chicago ve Boston üçgeninde mekik dokumuştu…